ELİF KONUR: SOSYAL MEDYA KILLANICILARI!

Nâzım Hikmet yaşasaydı veya Sabahattin Ali, Enver Gökçe, Tanpınar, Esendal, Çamlıbel, Dağlarca, yaşasaydı hani…
Onlar gibi edebiyatımızın kilometre taşları olan başka değerli kalemler de yaşasaydı ve sosyal medya hesapları olsaydı, hani meselâ dedim. Nasıl olurdu sosyal medya paylaşımları? 

Ne güzel olurdu. Şüphesiz zarafetin, şiirin, hitabın kalitesi, dokusu, kokusu bambaşka olurdu. Toplum hayatına o zarafet iksiri karışırdı. Çünkü edebiyatla haşrolmuş bu üstadlar yazardı, anlatırdı, aydınlatırdı.

Olsaydı, keşke onların da sosyal medya hesapları olsaydı dedim kendi kendime. 
Hayâl kurdum işte, farz ettim. 

Bence Nâzım en çok twitter kullanırdı. Sonra diğer sosyal medya hesapları gelirdi. Uzun söyleyecekse facebooka gelirdi. Ama önce twitter. Öyle ya, zeki adam, verip veriştirecek, sözcüklere takla attıracak, muhalif muhalif posta koyacak. Hem onun derdi kişiler değildir, toplumdur. Şu şunu yemiş, bu bunu giymiş, vay şu da boğazda teknesiyle cümbüş etmiş, bunlara hiç aldırış etmez, değil yazmak kalem bile sallamazdı. 
Nâzım ‘la ilişkilendirdiğim kısma şimdilik virgül koyup devam edeyim. Nasılsa döneceğim. 

Sosyal medya kullanıcıları çeşit çeşit tabii ki; ama bir de sosyal medya “kıllanıcıları” var. 
Kullanıcılar neyse de kıllanıcılar bir acayip. 
Her şeye ve herkese her an “kıl” olabilirler. “Aceba şu bana mı laf soktu, şunu mu demek istedi, bunu mu demek istedi? Ben ne zaman karşı gönderme yapsam acaba?” vs. vs…

Hayat akıp gidiyor dostlar, gerekli gereksiz, vakitli vakitsiz depara kalkanlardan olmayın. Dönün hayatınıza bir bakın, sizi bekleyen sorunlarla/ güzelliklerle/ yapılacak işlerinizle uğraşın. 
O ne öyle, posta koymalar, gönül koymalar, sitemler, veryansınlar, öyle olmaz böyle olurlar, falanlar filanlar… 
İşte tam burada “Ben bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye” bilinen o meşhur sözü söyleyesi geliyor insanın. 

Peki ya yukarda sözünü ettiğim o zarif yazarlarımız, vara yoğa atarlanan bu “sosyal medya kıllanıcılarına” ne derlerdi acaba?

“Aman efendim, ne oluyoruz, nedir bu sinirli haller, yakışmıyor size; memleketin bunca mes’elesi varken dert buyurduğunuz şey pek komik doğrusu” derdi meselâ Tanpınar, şayet yaşasaydı. 

“Latife ediyorsunuz herhalde, bunları dert ediniyor olamazsınız, böyle işlere kafa yoracağınıza katiyen inanamam. Gelin benimle, uzaklaşın buralardan, Ayaşlı’ ya gidelim. Turan Hanımdan boşalan odayı Ayaşlı size kiralasın. Tebdil-i mekanda ferahlık vardır.” derdi Memduh Şevket Esendal, şayet yaşasaydı. 

“Bünyeniz kaldırmaz bunca derdi, narin bedeninize bu efkâr ziyan, buyrun şu çınarın altında iki tek atalım” derdi Cahit Sıtkı Tarancı belki de…

Böyle tipleri bir tek Can Baba benzetirdi. Ne güzel kalaylardı. Hem de en afilisinden. Bak işte Can Baba’ ya garanti veremem. O, her şeye nane olan, herkese ayar vermeye kalkanlara:
“Yakışanda ne de güzel duruyor küfür” diye başlayıp 
“S…itme lan, nedir bu hâller? Sen hele dön aynaya da kendine bi bak. Kartpostal değil burası, kart sensin, postal da sana girsin …” deyiverirdi evelallah. 
Oh ne iyi ederdi. 

Gerçekten nedir bu hâller?
Neymiş sosyal medyada oyun oynuyormuş. Sana ne canım kardeşim, sana ne? Senin internetini mi kullanıyor sanki, sana ne? 
Belki öyle uzaklaşıyor içindeki yükten, belki onun terapisidir o. Onun ayakkabısını giyip onun hayatını yürüdün mü? 
Sana ne?
Bak orada “Arkadaşlarımdan çıkar” seçeneği var, çok rahatsızsan çıkarıver o zaman. 

Yok neymiş, maserati marka arabasıyla, lamborjinisiyle -ya da arabası neyse- hava atıyormuş. Vay arabasıyla video çekmiş sosyal medyaya atmış. Mış mış da mış mış. Sana ne canım kardeşim, sana ne? 
Sen mi aldın ona o arabayı, sen mi koydun deposuna benzini? Sana ne?
Niye insanların mutluluğuna benzin dökme gayretindesin? 
Rahatsız mısın? 
Melih Cevdet Anday’ dan “Rahatı Kaçan Ağaç”ı oku. Bilmiyorum o şiiri hiç duydun mu? 
Şiirdeki zarafeti, asıl söylenmek isteneni bir gör istersen. Sana ne milletin bindiğinden, gezdiğinden, gittiğinden… 
“O da paylaşmasınmış”
He, sen dedin diye paylaşmayacak(!) 
O sana karışıyor mu?
Hayır.
Öyleyse sana ne onun sayfasından, onun keyfinden? Eşeği olan eşeğine biner, arabası olan arabasına biner. 
Böyle eleştiri olmaz, rahatsızsan yukardaki seçenek geçerli, çıkar arkadaşlarından. 

(Bakınız Roosevelt ne diyor “Büyük beyinler fikirleri tartışır, orta halliler olayları, küçük beyinler ise insanları.” 
Denedim, reçete gibi cümle, koy yerine, ölçü aynen tutuyor. Sosyal medyadan kişileri hedef alarak atarlananları tarif etmiş işte Roosevelt)

Yok efendim lüks takılırmış, yediğini içtiğini, gittiği mekânı paylaşırmış. 
Sana ne arkadaşım? 
Senin paranı mı yiyor? 
Sen hiç mi paylaşmadın sanki. 
Görmedik mi? 
“Ben bir iki tane paylaştım, çok mütevazı bir sofraydı” dersin sen şimdi; yok öyle yağma 
-geç bunlarııı, anaam babaam geç bunları bir kalemde, bilirim ben yaptığımı- diyen Levent Yüksel ‘e şarkı olmuş, o canım Orhan Veli şiirine takılıverdim işte sayende. 
(Ben de böyle bir modelim n’apalım, kafam edebiyatın yüzleriyle dolu.) 
Oku bak, Orhan Veli ne yazmış:

“Şimdi kılıksızım, fakat borçlarımı ödedikten sonra 
İhtimal bir kat da yeni esvabım olacak 
Ve ihtimal sen yine beni sevmeyeceksin. 
Bununla beraber pazar akşamları 
sizin mahalleden geçerken, 
süslenmiş olarak, 
Zannediyor musun ki ben de sana 
şimdiki kadar kıymet vereceğim?”
(Pazar Akşamları/Orhan Veli)

Gördün mü ne kibar atarlanıyor Orhan Veli. Üstelik sadece sevdiğine atarlanıyor, belli ki karşılıksız, belli ki yoksul bulunmuş, belli ki incinmiş. 
Atarı bile özel, atarı bile kibar. 
Orhan Veli nin sosyal medya hesabı olsaydı sana derdi ki:
“Hadi yaz, Orhan Veli kılıksız diye de yaz; millete laf atıp duruyorsun madem, yaz yaz. Kendin yaz kendin oku, ben sana zaten kıymet vermiyorum. Bak yukardaki şiir en kıymetlimeydi, gayrısının sözü ok olsa bana değer mi?”

Sofra mevzusuna dönersek, yani güzel kardeşim, senin paylaştığın o sofra mütevazı veya değil, hiç yapmadığın şey değilse millete laf atmayacaksın, laf etmeyeceksin. 
Kendi paylaşımlarınla ve onlara ilgi duyanlarla devam edeceksin. Durum bu kadar net. 

Ha, şunu dersen anlarım, bir kişinin her paylaşımı böyle zor edinilir, malzemesi masraflı yiyecekler üzerinedir. Sen de dersin ki 
“Şeker hastası var, tansiyon hastası var, alım gücü çok düşük olanı var, hiç alamayacak olanı var, biraz ölçülü yapılsa bu işler” vb mahiyetinde dersen olur. Ancak bunu derken de hücum borusu çalmana gerek yok. 
Karşıdaki düşman değil ayol. Düşman yaratmaya ne de meraklı bir toplumuz biz. 
Hele ki eğer sen karşındaki insanın elinden bir fincan kahve olsun içmişsen, bir yudum lokması boğazından geçmişse, bugün aran biraz açık bile olsa nankörlük etmeyeceksin. O her fırsatta böbürlendiğin adamlığını/ kadınlığını yani insanlığını göstereceksin. 
Neymiş, o kişi yiyecekleri daha fazla paylaşıyormuş. Seçenek aynı, sana ne canım kardeşim? Rahatsızsan yol açık, yola çık! 

Vay deniz kenarında abuk sabuk dikilip pozlar veriyormuş da şiire benzemez şeyler yazıp paylaşıyormuş… 
Sana ne? 
Bak heceliyorum:
Sa- na ne?

Vay çok geziyormuş, takıp takıştırıyormuş, bunlar ne kazanıyormuş böyle… 
Sana ne? Senin paranı mı harcıyor demezler mi insana? 
Buyur işte, ben diyen taraftayım. 
Ve soran, sorgulayan taraftayım. Dedim gitti.
Sen hangi makamsın ki kişilere başöğretmenlik yapmaya kalkasın?
Bak bir şey söyleyeyim mi? 
Bilhassa biz kadınlar bıktık üzerimizdeki baskıdan!
Etek boyumuzdan, saçımızdan başımızdan, topuzumuzdan, türbanımızdan, kaç çocuk doğuracağımızdan; nerede konuşup nerede susacağımızın bize dikte edilip durmasından bıktık, BIKTIK anlıyor musunuz? 
Elinizi dilinizi bir çekin artık bizden. 
En çok ahlaklı olun diye bağıran en ahlaksızdır.
En çok had bildirmeye kalkan en hadsizdir.
En çok dürüstlükten dem vuran en sahtekârdır. 
Bunu herkes bilir.
Kişi nerede eksikse en çok onu vurgular. 

Sosyal medya ise günümüzün gerçeği. Tüm vurguların açık platformu. En güzel yanı da “arkadaşlarımdan çıkar” seçeneği. 
Hayatın en kolay hali. 
Konu etmeye gerek kalmadan gönder gitsin. Ben dâhil. 
Kimse “Vay şu beni sildi” diye ağlamıyor. 
Ben hiç görmedim böyle bir sebepten ağlayanı. 
Çünkü herkesin kendi gündemi, gerçek sorunları, devam eden bir hayatı, sevinçleri ve acıları var. 

Kürsüden parmak sallamayla toplum da, okuldaki sınıf da, sosyal medyadaki insan da senin istediğin şekle girmez. Gireceği varsa da girmez. Çünkü iticisin, sevimsizsin, hoşgörüsüzsün, dahası aynaya bakmıyorsun. 
İğneyi kendine canım kardeşim. İğne de çuvaldız da karşıdakine olmuyor o işler…

Sosyal medya kötüymüş, fenaymış, insanı asosyal yapıyormuş… Sosyal medyayı kim kullanıyor? Maymunlar mı?
Kötü de insandır, fena da, asosyal de… 
Doğru kullan, çocuğuna da örnek ol. 

Çocuğa örnek demişken, oğlum küçücüktü. İlkokul 3 veya 4. sınıftaydı. Insanların sosyal medya aracılığıyla yaptıkları fenalıkları anlatıyordum ona, tipik anne endişeleri işte. Çocuk kaçırmalar, internetteki zararlı oyunlar, organ mafyası vs. 
Kanmasın diye uyarıyordum onu. 
Sakin sakin beni dinledi. 
Sonra “Bitti mi anne?” dedi. 
“Evet yavrum” deyince “Şimdi sen beni dinle” dedi. Bir eline telefonunu, bir eline tabletini aldı. Tabletini işaret ederek 
“Bu yoksa bile, bu (telefonunu kaldırarak) herkeste var” dedi. Sonra devam etti:
“Internet denen bir şey var anne. Bu devrin insanı istese de cahil kalamaz, kandırılamaz. Kandırılıyorsa kendi tercihidir. Anneannemlerin zamanını diyorsan tamam, o zaman insanlar bir tıkla bilgiye ulaşamıyordu. 
Şimdi dünya cebinde. Kanmasın, bilgi kirliliği varsa araştırsın, annesinden babasından habersiz korsan sitelere dalmasın. Ben kandırılan, dolandırılan insanlara üzülmüyorum. Bir yerde bir pazar varsa alıcısı da dolandırıcısı da çok olur. Pazara çıkmasın. Bilgi elinde…” dedi. (Yemin ederim bugünün çocukları kimi yaşlılardan daha akıllı.)
Ve bana benim bilmediğim daha korkunç şeyler anlattı. “Rahat ol, senden bir şey saklamam ben anne” dedi de nefes aldım. Elbette hiçbir çocuk güvende değil bilincim tüm normal anne babalar gibi benim üzerimden de asla gitmedi. Ve çaktırmadan hep takipte kaldım. Ama çocuğum da söylediklerinde haksız sayılmazdı. 
“Sosyal medya olmalı anne, bunun ama’sı yok, herkes akıllı olacak, macera aramayacak” dedi ve öyle de devam etti şükür. 

Bence de sosyal medya iyi ki var. Ben sosyal medya sayesinde; eski arkadaşlarımla, uzaktaki akrabalarımla, okurlarımla, hocalarımla, henüz yüz yüze tanışmasam da paylaşımlarından dolayı gönlüme yakın bulduğum güzel insanlarla buluştum buralarda. 
Sosyal medyanın en güzel yanlarından biri de kimlerle bu mecrada yolculuk edeceğini sen belirliyorsun. İstediğin kalıyor, istemediğin gidiyor. Yani “Sevdik devam, olmuyor tamam” 
Durum bu kadar net, hareket bu kadar kolay. 

Sosyal medyaya kendince çeki düzen vermeye kalkmak ne? 
Kişi kendine çeki düzen versin illa bir faaliyet istiyorsa. 
Arabası olan arabasıyla gezsin, fotoğraf da paylaşsın, video da atsın. Oh sefası olsun. Kıskananlar çatlasın, daha da dayanamayan arkadaşlıktan çıkarsın. 
O bundan hoşnut. Hoşnut olanın devam ettiği eylem “rahatsız olan gereğini yapsın” demektir.

Bisikleti olan bisikletiyle gezsin dolaşsın, fotoğraf atsın, video atsın. 
Oh sefası olsun. O bundan hoşnut. 

Diğeri, ayakkabım var; geziyorum, yürüyorum diye hoşnut. Oh ne güzel. 

Gemisi olan gemisiyle; yatı, teknesi olan yatıyla teknesiyle, kayığı olan kayığıyla, takası olan takasıyla gezsin dolaşsın, oh sefası olsun hepsinin.
Yüzen yüzsün, denize dalan dalsın, yürüyüşe çıkan yürüsün, tırmanmak isteyen dağlara çıksın, bize de fotoğraf atsın. Video da çeksin, paylaşsın. Belki ben henüz gidemediğim o yerleri, o yüksekliği görmekten çok hoşnutum sana ne? Sen hoşnut değilsen niye gizli gizli o hesabı izliyorsun, ne hesabın var bilmem; zaten bana ne! 

Yatı, teknesi olan arkadaşlarım da var benim. Onlar yazları mavi turlara çıkıyorlar ve sayfalarında gezdikleri koyları, o miçoların sevimli hâllerini, yakaladıkları yedikleri balıkları paylaşıyorlar… Oh ne güzel diyorum.
☆☆ Sevdiklerim, arkadaşlarım, tanışlarım, 
“ölse üzüleceklerim” yani İNSANLARIM sağ, sağlıklı, hâlinden hoşnut. Ne güzel yahu. Sevinip geçiyorum. ☆☆

Ben kendinden hoşnut insan severim. 
Ölüye gidip ağlayan, düğüne gelip oynayan insan severim. Hâlinden, elindekinden hoşnut insan severim. Mutluluğunu kendi yaratan insanları severim. Çünkü kişi kendine benzeyenleri sever. 
Hiç sorunsuz, hep mutlu insan olur mu?
Olmaz, hiç inanmam. Ama kendi yaşadığı sorunun, hastalığın, derdin hesabını etrafındaki insanlardan çıkanlardan da nefret ederim. 

Bir de ruhunu teslim etmiş yakınının başında poz verenlere nefretim var. Aslında nefret bile değil bu, aynı hisse ortak olduklarım beni anlar.
Anne, baba veya dede, vefat eden kim olursa olsun, sen o insana sağlığında hiç sordun mu?
“Ölüm halini çekip sosyal medyada paylaşacağım, ister misin?” dedin mi? 
Onu, şunu, beni boş ver; biz görmek istiyor muyuz diye bize sorulmuyor zaten. 
Biz hoşnut değilsek seni arkadaşlıktan çıkarırız olur biter. Sen, son yolculuğundaki o insana yaptığın haksızlığı, ayıbı düşün. 
Haa, sen ölünce, bedenin henüz soğumadan, tıpkı senin yaptığın gibi, fotoğraflarının çekilip paylaşılmasını istiyorsan bunu da çevrene ilet. İstemiyorsan, izni olmayan insanların o son halini kamuya açma. Velhasıl sadece buna dikkat edilse yeter, geri kalan her şey bir şekilde güzeldir, halledilir, beğenilir, icabında alkışlanır. 

“Kendi hayatını sorgulamayan başkalarını yargılar” der Eddi Anter; ne zavallıdır böyleleri.
İnsanları sizi sevdiğine, eş, dost,sevgili, arkadaş, ahbap seçtiğine pişman etmeyin. Çünkü ‘pişman olmak’ ile ‘pişman etmek’ farklıdır. Kişileri pişman etmek sizin marifetinizdir, pişman olmaksa onların tercihidir. Pişman olmak içerdeki muhasebedir, pişman etmek ise sizin zorbalığınızdır. 
Biraz zarafet lütfen!

Bakınız şimdi edebiyatımızdan zarafet örnekleri vereceğim.
Edebiyatımızın yüzleri de biribirleriyle aykırı düşmüşler, birbirlerini eleştirmişlerdir. O günler de sosyal medya diye bir şey yoktu tabii; ama olsaydı da aşağıda yazacağım zarafet aynı biçimde sosyal medyada olurdu. 
Birazdan sözünü edeceğim şeyleri Türkoloji okurken ders olarak görmüştük biz, ayrıntılarıyla. 
Hem hayret etmiştim, hem de hayranlık duymuştum. 
İlki, Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın edebî kapışması.
Ziya Paşa “Harabat” adlı eserini yazmış; bu eserde Arapça ve Farsça sözcüklerin Osmanlıca’ yı zenginleştirdiğini hararetle savunmuştur. Bunun üzerine -zaten dilde sadeleşme arayan- Namık Kemal buna çok kızmıştır.
Ve “Tahrib-i Harabat” adlı eserini yazmıştır. 
Zarafete bakar mısınız “tahrip etmek” eylemi isim seçilmiş. Günümüzün tartışma programlarındaki güya entelektüel isimlerin birbirlerine ettikleri lafları düşününce…
Ve Namık Kemal Tahrib- i Harabat’ ın ardından da işin peşini bırakmadığını gösteren “Takip” adlı eserini çıkarmıştır. 
Ziya Paşa’yı ve bu işi takibe aldığını ne de güzel ilan etmiştir. 

Bakınız bir başka zarafet örneği eleştiri de Nâzım Hikmet ‘ ten. 
Nâzım Hikmet, Necip Fazıl’ın kalemini satmasına, iktidar yalakalığına sessiz kalmamış, tepkisini göstermiştir. Fakat ne zarif, ne edepli eleştirmiştir.
İşte “Varlık” dergisindeki o mektup:

“Sevgili Necip, ismin temiz demek, necîb temiz demektir benden iyi bilirsin. Necip’i necis yapma. Sen en cihanşumül eserlerini beş parasız Paris sokaklarında dolanırken vermiş bir şairsin, cebin para para olacak diye ruhun pare pare olmasın. Bilirim kalemin kıvraktır, lisanın çeviktir, bilirim üç satırda ruh üflersin kağıda, bilirim bir yazsan parçalarsın edebiyatın Çin Seddi’ni, o lisan-i mücerret dilinle Babali yokuşunun yollarını yalaman beni kahrediyor Necip.
Sevgili Necip, inandığın Allah’ın aşkına, o kudretli kalemini iktidara payanda yapacağım diye camii direğine çevirme, o kudretli kelimelerini üç kuruşa parselleme üç tanesi üç kuruş etmeyecek ciğersizlere. Sevgili Necip, elinde sur-u israfil var, onu borazana çevirme. 
Eski dostun
Nazım.

Nâzım, böylesi ciddi bir yanlışı eleştirirken, uyarırken bile muhatabını yerden yere vurmamıştır. “Sen de kitap yazdığını mı sanıyorsun, kaç tane sattın da şair oldun başımıza..” vs dememiş, hiç çirkinleşmemiştir. 
Bilâkis güzel olan yanını övmüş, hatırlatmış, taktir etmiştir. Sonra yanlışını dile getirmiştir. 
İşte tepeden tırnağa zarafet, tepeden tırnağa edep. 
Zaten “eleştiri yazı türü” nün tanımına bakarsanız, bir eserin olumlu ve aksayan yönlerini edebî bir üslupla anlatmaktır, der. 
Dikkat buyrunuz olumludan başlanır. Tıpkı Nâzım ‘ın yaptığı gibi. 

İşte biz bunları bildiğimiz için, aynaya bakmadan kişilerin kimi paylaşımlarına işkillenip kendince ayar vermeye kalkanlardan bıktık, nefret ettik. Hâlbuki sosyal medya sayfaları kişiseldir. Öyleyse söylenip durmak ne, çıkar arkadaşlıktan. Senin derdin “hem ayranım dökülmesin hem herkes bana aferin desin” ise yok öyle bir dünya. Bu yandaş toplama hevesi de kimden bulaştı aceba? 

Velhasıl, büyük bir çoğunluğumuz ne sevmeyi becerebiliyoruz, ne eleştirmeyi, ne de duracağımız yeri. Hele eleştiride pek bir hadsiziz. Anne babalar evde, vatandaş sokakta, sosyal medyada birbirine ve/veya hayvanlara karşı hadsiz. 
Sanki kendi kendilerini kişilere kayyım atamışlar gibi…

Bizde zarafet sorunu var maalesef. Zarif insanlar ve zarafet şımarıklık veya şirinlik gibi algılanır oldu bu toplumda.
Ne acı…
Zavallı yapay zekâ(!) insanın bu şık elbisesi zarafeti ne bilsin…
Zarafet; bir söz söylemenin, bir iş görmenin, bir davranışta bulunmanın inceliğidir. Yani söz, tavır ve davranışlardaki inceliklerdir.
Zarafet hayatın her yerinde olmalıdır. Uyanınca insan kendine zarifçe gülümseyerek güne başlamalıdır. Bizler zarif insan hasreti çekiyoruz. Hem de hayatın her yerinde. 

Şimdi, Nâzım’ın sosyal medya hesabı olsaydı derken, onun adı altında ne demek istediğimi, neye işaret ettiğimi anlattım umuyorum. 

Ve siz sevgili okuyucu! 
İşte siz de bir başka zarafet örneği gösterip, yazıyı buraya kadar okudunuz, sonuna geldiniz. Bunca uzun bir yazıda bu da bir okuma zarafetidir. 
Sizinle bu yazı üzerinden söyleşmek de ne güzeldi. 
Zarafetinizi aynı zarafetle kucaklıyorum. 
Şüphe yok ki bizler ‘bizi anlayanlarla’ aynı gemideyiz. Rotamız iyilik, güzellik.
Dilerim ömrünüz uzun, keyfiniz çok olsun.

Sevgiyle kalın…


Elif Konur

The following two tabs change content below.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir